NURZEN AMURAN- ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU RÖPORTAJI

NURZEN AMURAN- ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU RÖPORTAJI

. Ülkemizde yargı ile ilgili yaşanan asıl sorun…

Nurzen Amuran sordu, Yargıçlar Sendikası Kurucu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu yanıtladı

 

 

11.11.2018 08:13 Karakter boyutu :

Nurzen Amuran: Dün Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 80 inci yılıydı. Ankaralılar ve Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen on binlerce insan Anıtkabir’e gitti.Yüce Önderi’ne saygılarını sundu. Ülkenin her yerinde anma toplantıları düzenlendi. Bir hafta boyunca seminerler sempozyumlar düzenlenmeye devam edecek. Sizinle bu haftaki konumuz hukuk olunca Atatürk’ün hukukla ilgili düşünceleriyle başlayalım sohbetimize diyorum. Hukuk alanında Atatürk denilince ilk akla gelen nelerdir?

Ömer Faruk Eminağaoğlu: Atatürk denilince ilk akla gelen hukuk devrimleridir. Kuşkusuz laik hukuk düzeninin kurulması, adaletin mülkün yani ülkenin temeli olduğu anlayışı ile hareket edilmesi, ilk akla gelenlerdir.

Atatürk, hukuk devrimlerinin ilk adımı olarak 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ni açmıştır. Yaptığı konuşmada, bu Fakülte’nin Cumhuriyetin yatırımı olacağını söylemiş, yani Cumhuriyetin hukukla yaşayacağını, buradan yetişenlerin hukuk devletine bağlılık içinde, herkese hukukla güvence olacağını ifade etmiştir. Egemenliğin kaynağı gökten yere inmiş, hukuk devrimleri yapılmış, laik bir hukuk düzeni kurulmuştur. Atatürk, yargı bağımsızlığı alanında da her zaman duyarlılığını korumuş, yargının bağımsız ortamda çalışması için gerekli adımları atmıştır. Yargıtay, siyasi iktidarın etkisi altında kalmasın düşüncesiyle 1920 yılında Sivas’ta açılmış ve 1923 yılına kadar Sivas’ta çalışmış, 1923 yılında Eskişehir’e nakledilmiş, sistemin oturduğu, bir etkinin söz konusu olmayacağı düşüncesinden hareketle 1935 yılında ancak başkent Ankara’ya taşınmıştır. Bu gibi oldukça fazla anlatılacak konu bulunmaktadır.

Amuran: Atatürk’ün mirası ile ilgili güncel tartışmalara da hukuki açıdan değinmekte yarar var.

Eminağaoğlu: Yaratılan tartışmalara hukuksal bir geçerlilik bağlamak veya sonuç doğurmasını beklemek söz konusu değil. Bu konuda Atatürk’ün İş Bankası ile ilgili haklarının hazineye ait olması gerektiği ifade edildi. Atatürk vasiyetinde, kısa ve öz olarak İş Bankası'ndaki payını CHP’ye bırakmış olup, CHP bu konuda çıplak mülkiyet sahibidir. Bu payın gelirlerini bütünüyle Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na bırakmıştır. CHP, bu pay nedeniyle sadece banka yönetiminde temsil edilmektedir. Bu pay nedeniyle CHP’nin tek bir kuruş geliri elde etmesi söz konusu değildir, etmemiştir de. Bu konuda açılan davalarda bu yolda verilmiş yargı kararları bulunmaktadır. Siyasi partilerin mali denetimi, yıllık olarak ve 1965 yılından bu yana Anayasa Mahkemesince yapılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, yıllık kesin hesaplar ve bilançolar üzerinden bu denetimi yapmakta ve hukuka aykırı gelir var ise, hazineye irad kararları vermektedir. Mali denetim kararları da resmi gazetede yayımlanmaktadır. Anayasa Mahkemesinin o tarihten bu yana bu güne kadar, her yıl için ayrı ayrı verdiği tek bir kararında bile CHP’nin bu yolla tek bir kuruş gelir elde ettiği yolunda herhangi bir tesbiti yer almamaktadır. Tüm bunları, tartışmaları yaratanlar bilmesine rağmen, yine de bu tartışmalar yaratılmaktadır. Kaldı ki, miras ve mülkiyet hakkı, Anayasa ve İHAS ile korunan evrensel nitelikteki temel hak ve özgürlüklerden olup, yapılacak bir düzenleme ile de zaten Atatürk dahil herhangi bir kimsenin miras hakkına dokunulamaz.

JÜRİSTOKRASİDE YARGIÇLAR HUKUKTAN UZAKLAŞMIŞ SİYASALLAŞMIŞLARDIR

 

 

 

Amuran: Son Danıştay Sempozyumu'nda, “Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı nasıl demokrasinin olmazsa olmaz şartı ise jüristokrasi de aynı derecede büyük bir tehdittir” denilmişti. Okurlarımıza hatırlatalım Jüristokrasi denilince yargıçların kişisel yorumlarıyla şekillenen bir hukuk düzeni akla gelir. Bugün ülkemizde böyle bir tehlikeden söz edebilir miyiz?

Eminağaoğlu: Demokrasi, halkın yönetimidir. Jüristokrasi ise yargıçların yönetimidir. Jüristokraside, yargıçlar hukuktan uzaklaşmış, siyasallaşmışlardır. Yüksek yargı organlarındaki yargıçlar hukukun üstünlüğüne göre değil, kendi kişisel, siyasal görüşlerine göre hareket etmekte, içtihatlar buna göre oluşmakta, yargı da buna göre biçimlenmektedir. Yasalar, yargıçların bu görüşlerine göre yapılmakta ya da yasalar nasıl yapılırsa yapılsın veya nasıl değişikliğe uğrarsa uğrasın yargıçların hukukun ötesindeki sabit bakış açıları nedeniyle, sonuç hep yargıçların, hukukun ötesindeki bakışlarına göre ortaya çıkmaktadır. Jüristokrasi asla savunulamaz. Öte yandan demokrasi için hukuk devleti olmazsa olmaz olup, hukuk devleti için de yargının bağımsız ve tarafsızlığı kaçınılmazdır. Yargının bağımsız ve tarafsız hareket ederek hukukun üstünlüğünü sağlaması gerekir. Yargının bağımsızlığı demek, hem yasamaya, hem yürütmeye, hem yargının kendi içinde, hem de bakılan olayların taraflarından ve her türlü dış etkenlerden medyadan, üçüncü kişilerden bağımsız olması, yargının her yönden bağımsız olması demektir. Nasıl ki jüristokrasi savunulamazsa, yargının herhangi bir gücün ki, bu çoğunlukla siyasi iktidardır, bir başka gücün etkisi altında kalması da asla savunulamaz.

Ülkemizde yargı ile ilgili yaşanan asıl sorun yargının siyasal iktidarlar yani yürütme gücü karşısında bağımsızlığı sorunudur. Bu da yargıçların yeterli güvenceden yoksun olması yanında yargı organlarının siyasal iktidarların etkisinde kalmayacak biçimde yapılandırılmamasından da kaynaklanmaktadır.

Yargıcın tarafsız olması yanında, tarafsız da görünmesi, hem adil bir yargılama hem de yargıya güven için de gereklidir. Cübbe giymek yargıç olmak için yetmiyor. Bir yargıcın, yargıç kimliğine uygun hareket etmesi yani her zaman her koşulda herkes için hukuk diyerek, hukukun üstünlüğünü esas alması, her türlü etkinin dışında hareket etmesi, böyle de görünmesi gerekiyor. Örneğin siyasal iktidar karşısında eğilen bir görüntü vermemesi gerekiyor. Kendisini ne siyasal iktidara bağlı, ne de hasım konumunda görmemesi, hukuk ne diyorsa onu yapması gerekiyor. Bugün yargı bağımsızlığı alanındaki sorunlar nedeniyle, iktidarla ilgili olan, iktidardaki kişilerin taraf olduğu iktidarın ilgilendiği davaların çoğunluğunda, yargı mensuplarının iktidarı rahatsız etmeyecek veya beklentilere uygun kararlara imza atarak, bunu kendileri ve mesleki beklentileri için ya bir fırsat olarak gördükleri ya da çok ciddi biçimde rahatsızlık duyduklarını yaşayarak görmekteyiz.

Amuran: Danıştay Başkanı Zerrin Güngör “hukuksal öngörülebilirliğin temini, kamu kaynaklarının gereksiz yere tüketilmesinin önlenmesi için Danıştay’ın idari görevlerini etkin kılacak bir sistemin hayata geçirilmesi elzemdir” dedi. Buna Cumhurbaşkanlığı sisteminde sıcak bakılıyor mu sizce?

Eminağaoğlu: Danıştay, Anayasa gereği bir yüksek mahkeme olması yanında hem de danışma ve inceleme organıdır. Danıştay’ın bu yetkilerini etkin biçimde kullanabilmesi, hem idarenin iş ve işlemlerinin hukukun üstünlüğü içerisinde yürütülmesini ve hem de saptanacak hukuka aykırılıklar ortadan kaldırıldığında önemli zararların söz konusu olmamasını sağlayacaktır. Böyle bir sistem şimdiye kadar etkin biçimde oluşturulmadığı gibi Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen Türkiye’ye özgü modelde, Cumhurbaşkanlığı yetki ve görevleri üzerindeki denetimin en aza indirilmesi amaçlanmakta, hatta birçok alanda denetim de öngörülmemektedir. Dolayısıyla Danıştay’a Anayasa ile yüklenen görevlerin etkin kullanımının sağlanması, bu sistemin özü ile bağdaşmamaktadır. Danıştay’ın idari görevlerinin de etkin kılınması gerekli ise de, Danıştay’ın yargı yetkilerini bile kullanmasının siyasal iktidarda rahatsızlık yarattığı bir ortamda, idari görevlerini de etkin biçimde kullanacağı bir sisteme siyasi iktidarın sıcak bakacağı söylenemez.

Amuran: Ulusal And tartışması bir süre daha devam edecek görünüyor. Siyasi iktidar, “Mahkemeler hukuki denetim yapar. Mahkeme bunun ötesine gidemez. Mahkemeler sorun üretmez, çözer...” diyor. Aynı görüşte misiniz? Yerindelik denetimi yaparak idarenin yerine geçiyor gibi tartışmalar da yapılıyor. Yanıtınız ne olacak?

Eminağaoğlu: Bu sözlere bakarsak elbette mahkeme hukuksal denetim yapar. Elbette hukuksal denetim yaparken de, yönetmelikteki değişiklik hukuka uygun mu buna bakar. Ortadaki hukuka aykırılık konusunda yaşanan sorunları çözer. Aksini söylemek mümkün mü?

Bu sözlerle amaçladıklarının, kuşkusuz mahkemelerin kendilerinin beklentilerine aykırı karar vermemesi, kendi iradelerinin dışına çıkmaması, böylece kendileri yönünden sorun ortaya çıkarmaması olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Öyle bir yargı sistemi, bir hukuk devletinde kabul edilebilir mi? Elbette idari iş ve işlemlerin hukuka uygunluğunu bağımsız yargı denetleyecek ve bunun gereği karar ne ise, o kararı verecek. İdare de, o kararın gereğini yerine getirecek.

Kuşkusuz mahkemeler Anayasa’nın 125 inci maddesinde de ayrıca vurgulandığı üzere yerindelik denetimi yapamaz. Kısaca ifade edersek, idarenin bir işleminin yerinde olup olmadığına, takdir hakkına, öyle bir işlemin yapılıp yapılmamasına karışamaz. Ancak idarenin işlemi hukuka aykırı ise, elbette hukuksal denetim gerçekleştirir. Yerindelik denetimi yapılamaz demek, mahkemeler hiç denetim yapamasın, hukuksal denetim yapmasın demek değildir ve olamaz. Yine yargıçlar, hukuksal denetim yaparken, elbette hukukun gereklerinin dışına çıkarak kendi dünya görüşlerine göre de karar veremez.

Amuran: Ayrıntılarını anımsamıyorum ama Ulusal And’la ilgili Danıştay’ın önceden aldığı bir karar vardı. İki velinin Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine Ulusal And’ın kaldırılması talebi ile açtığı iptal davası ret edilmişti. Bu karar emsal teşkil etmez mi?

Eminağaoğlu: Evet hatırlattınız. 2009 yılında açılan davalardan biri hakkında Danıştay’ın verdiği karar halen kendi internet sayfasında da yayınlanıyor. Ulusal And uygulanmakta iken iki veli, Ulusal And’ın zorla okutulduğu ve ırkçı ifadeler taşıdığı, bu nedenle okutulmaması, kaldırılması için Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine 2009 yılında Danıştay’da iki ayrı iptal davası açarlar. Milli Eğitim Bakanlığı o davalarda Ulusal Andın gerekliliğini ve açılan davaların reddini savunur ve o davalarda 2010 yılında retle sonuçlanır. Kararlara yönelik temyiz istekleri de yine İDDK tarafından reddedilir ve o kararlar öylece kesinleşir.

Bu kararlar kuşkusuz emsal oluşturur. Bu kararlar varken, bu kararlarla da Ulusal And ile ilgili düzenlemenin hukuka aykırı olmadığı ortaya konulmuş ve Bakanlık bile bunu savunmuş iken, kuşkusuz bu kararlara rağmen neden 2013’te değişikliğe gidildiğinin üzerinde durulması gerekir.

Hükümetin bu değişikliğin gerekçesini demokratikleşme adımı olarak ifade etse de, düzenlemenin o dönem hatırlanırsa ifade edilen gerekçesi, çözüm sürecidir. Eğer yapılan bir demokratikleşme adımı ise, AKP iktidarı 2003’te aynı hükmü neden yine yaptığı yönetmeliğe koymuştur… Hatta 2009, 2010, 2011 yıllarında söz konusu davalarda neden gerekliliğini savunmuştur... Düzenlemenin gerekçesi bu yönlerden bakılınca kuşkusuz demokratikleşme adımı değil, hukukun dışına çıkılmasıdır.

ULUSAL AND ÜMMET KİMLİĞİNDEN YURTTAŞ KİMLİĞİNE GEÇİŞİ İFADE EDİYOR

Amuran: Ulusal And tartışmasında pek çok eleştiri getirildi. Ulusal And bir Türk yurttaşı olarak sizin için ne ifade ediyor?

Eminağaoğlu: Ulusal And, ümmet kimliğinden yurttaş kimliğine geçişi ifade ediyor. Kul olmaktan millet olmaya geçişi, insani değerleri ifade ediyor. Ulusal And ile ilgili metin değişmez bir metin değil. Okutulduğu 1933 ila 2013 yılları arasında 1972, 1992, 1997 ve 2012 yılları arasında küçük değişikliklere de uğramış. Yine de üzerinde değişiklikler yapılabilir.

Ulusal And’da belirtilen Türk kavramı ile amaçlanan bir ırkın ifadesi değil. Anayasa’da, Türk kavramı ile amaçlananın, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı olduğu ortaya konulmuş. Halk arasında da ayrıcalık değil, eşitliğin geçerli olduğu vurgulanarak güvence altına da alınmış. Yine And’daki Türk kavramından, Anayasa gözetildiğinde, bir ırka yönelik milliyetçi ifade değil, Anayasanın değişmez hükümlerinden olan başlangıç bölümünde de ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğinin, yine yurttaş kimliğinin anlaşılması gerekiyor. Atatürk milliyetçiliği, herhangi bir nedenle ayrıcalık öngörmeden, ırkçılığı bütünüyle reddeden, ulusal düzeyde birlik, beraberlik ve eşitliği esas alan, gelecekte de bir arada yaşamaya dayanan bir ilkedir. Andın yazıldığı dönemde de bu böyle anlaşılmaktadır. Milliyetçilik kavramı 1927 yılında CHP Tüzüğüne, 1937 yılında Anayasaya eklenmiştir ki, bu kavram Atatürk milliyetçiliği anlamıyla anlaşılmış, yorumlanmış ve uygulanmıştır. Ulusal And’da, insani değerler, Atatürk milliyetçiliği, yurttaş kimliği yönleriyle aykırı veya eksik kalan bir boyut var deniliyorsa kuşkusuz bu yönde değişiklikler yapılabilir.

Amuran: Batıda demokrasiyle yönetilen tüm ülkelerde ulusalcılığı simgeleyen andlar var. Yasalarda da eğitim politikalarında da. O ülkelerde kimse de ırkçı bir yaklaşımla bu andları tartışmıyor gündeme getirmiyor değerlendirmiyor. Bu tartışmalar kimin işine yarar?

Amuran: Ulusal And’ın ifadesi, ırkçı söylemlerden, ümmet kimliğinden uzakta kalmak, insani değerleri öne çıkarmak, millet esasını, yurttaş bilinci ve kimliğini canlı tutmak, birlik ve beraberliği de ifade etmek. Bu konuda yaratılan tartışmalar, kuşkusuz and’la amaçlanan konulara zarar verecek, amaçlarına ulaşamayan emperyal güçlerin işine yarayacaktır.

Atatürk, her zaman akıl ve bilime dayandığını, miras olarak asla dogma bırakmadığını, dogmalarla hareket edilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu sözleri kapsamına, kendisini de dahil etmiştir. Atatürk’ün her yönden sömürülmesine her zaman karşı çıkalım. Atatürk’e saldırılmasına da her zaman karşı çıkalım. Atatürk’e, ilke ve değerlerine, sadece saldırı olunca değil, her zaman sahip çıkalım. O nedenle and ile amaçlananın ne olduğunu iyi değerlendirelim.

Amuran: Ulusal And’ı yazan dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’in ezanı Türkçeleştiren kişi olması nedeniyle, Ulusal And’la ilgili amaç dışı tartışmalar da yaratıldı. Ezanın Türkçeleştirilmesi de, Türkçe ibadet çerçevesinde gündeme gelmiş bir konu. Türkçe ibadet üzerine bugün bile neden eleştiriler yapılıyor?

Eminağaoğlu: Türkçe ibadet kapsamında ezan 1932 ila 1950 yılları arasında Türkçe okundu. Ezan, Müslümanlar’ın olduğu her yerde mutlaka Arapça okunması gereken bir metin değil. Reşit Galip nedeniyle And konusu amaç dışı olarak bu yönüyle bile tartışmaya açıldı. Esas olan inanç ve ibadet özgürlüğünün anlayarak, bilerek, kişinin anladığı bildiği dilde yapılabilmesidir. Anlamını bilmediği dilde yani körü körüne inanç ve ibadet özgürlüğünün kullanılabilmesinden söz edilemez.

Hatırlarsak Latince olan İncil’in geçmişte başka dillere çevrilmesine Vatikan ısrarla karşı çıkmışken, İncil; 1530’larda Fransız kralının emriyle Fransızcaya, İngiliz kralının emriyle İngilizceye, Alman kralının emriyle Almancaya çevrilmiştir. Böylece halk okuduğunu anlamaya başlamış, Vatikan ve ruhban sınıfının etkisi de kırılmıştır. İnanç ve ibadet özgürlüğü de oralarda körü körüne değil, anlayarak bilerek kullanılabilir olmuştur.

Devrimler alanında her adımı atan, halkın aydınlanmasını, hak ve özgürlüklerini bilerek anlayarak kullanabilmesini esas alan Atatürk’te, halkın bilerek, anlayarak inanç ve ibadet özgürlüğünü yerine getirebilmesi için bu alanda da Türkçe ibadet ile adım atmıştır. Arapça olarak okuduğunu, dinlediğini, anlamını bilmediği Kuran’ı, bilerek anlayarak inanç ve ibadetin yapılabilmesi için Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesi adımını atmıştır. Avrupa’dan tam 400 yıl sonra Atatürk’ün önerisi ve TBMM kararıyla Kuran’ın Türkçe çevirisi yapılmıştır. Böylece Türkiye’de yaşayanlar da okuduğunu anlamaya, bilerek anlayarak inanç ve ibadet özgürlüğünü yerine getirmeye başlayınca ise bundan en çok dini sömürenler, din sömürüsü ile çıkar sağlayanlar rahatsız olmuşlardır. Atatürk’e saldırının bir nedeni de burada yatmaktadır.

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı nerede ise her dilde ve dünyanın her yerinde yaşayan Müslümanlar’ı gözeterek örneğin Samoa’da yaşayanlar için Samoaca bile Kuran çevirisi yaparken, bana göre aynı duyarlılığı ve bu derece yoğun çalışmayı Türkiye’de yaşayanlar için göstermemekte, Türkiye'deki Müslüman nüfusu gözeterek, halkı aydınlatmak için Arapça Kuran yerine bedava Türkçe Kuran dağıtmak dahil gereken adımları yeterince atmamaktadır.

Hatta konu açılmışken ifade edelim ki, Şeriye ve Evkaf Vekaleti kapatılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Bugün ayrılan bütçesine, yaptığı faaliyetlere bakınca, varlık nedeninin dışına çıkan, nerede ise Şeriye Vekaletine dönüşen bir Diyanet İşleri Başkanlığı ile karşı karşıya kalınmıştır.

Amuran: Ulusal And tartışması sürerken, Anayasa Mahkemesinin dikkat çekici bir karara imza attığı basına yansıdı. Yıllardır Türkiye’de hilafet çağrıları yapan Hizb-ut Tahrir, terör örgütü olarak kabul edilirken, Anayasa Mahkemesi bu örgütün terör örgütü sayılacağına ilişkin yeterli kanıt olmadığını belirterek, örgütün bir yöneticisinin cezalandırıldığı olayda yaptığı bireysel başvuru üzerine dosyanın yeniden ele alınmasına karar verdi. Bu konuda ilgili yasa değişmediğine, Yargıtay’ın kararları hep aynı doğrultuda olduğuna göre değişen ne oldu da böyle bir karar ortaya çıktı ?

Eminağaoğlu: Anayasa Mahkemesi, kararını verirken Emniyet Genel Müdürlüğünden aldığı yanıtlardan hareket ettiğini belirtmekte, söz konusu örgütün terör örgütü olup olmadığının, eylemin suç oluşturup oluşturmadığının kendi görev alanına girmediğine, ancak bu konuda yargı kararlarında yeterli gerekçe gösterilmediğini ifade etmektedir. Bunu yanlış anlamalara yol açmamak için özellikle vurgulayalım.

Yargıtay’ın Hizb-ut Tahrir konusunda gerek 2012 gerek 2017 yılında verdiği ve halen de vermekte olduğu yerleşik kararlarında, bu örgütün her alanda İslami düzeni yerleştirmeyi hedef alan bir İslami terör örgütü olduğu açıkça ifade edilmektedir. Anayasa Mahkemesi de 2015 yılında bu örgütün ceza alan bir mensubunun yapmış olduğu bireysel başvuruda, hak ihlali bulunmadığı yolunda karar vermiştir. Bu karar halen Anayasa Mahkemesi internet sayfasında yayınlanmaktadır. Şunun altını çizmek gerekmektedir. Bir örgütün terör örgütü olup olmadığına karar verecek olan güvenlik makamları değil, o konudaki yasaları yorumlayarak uygulayacak olan yargı organlarıdır. Dolayısıyla Emniyet Genel Müdürlüğü, anılan örgütün terör örgütü olup olmadığı yolunda karar merci değildir olamazda. Bu konudaki karar merci yargı organları ve bu kararları denetleyen Yargıtay’dır. Burada hukuka aykırılıklar var ise hak ve özgürlükler yönünden konuyu elbette Anayasa Mahkemesi inceleyecektir. Anayasa Mahkemesi 2018 yılında ve bireysel başvuruyu yapan bu örgütün Türkiye sorumlusu hakkında vermiş olduğu son kararında, bu kişinin ve örgütün de her alanda İslamı esas alan bir devlet düzenini hedeflediğini açıkça ifade ettiğini belirtmektedir. Bu gibi ifadeler Anayasa Mahkemesinin internet sayfasında da halen yayınlanmakta olan kararın 46 ncı yine 53 üncü paragraflarında ve 54-62 nci paragrafları arasında yer almaktadır. Bu örgütün tüm Türkiye’de özellikle 2016 ve 2017 yıllarında Ankara ve İstanbul’da gerçekleştirdiği ulusal basına da yansıyan toplantılara, hilafet, şeriat amaçlı bu toplantılarda sergilenenlere, oradaki çağdışı ve saldırgan söylemlere bakarsak, bunları Anayasa ile korunan hak ve özgürlükler ile açıklamak söz konusu değildir.

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’da da değiştirilemez hüküm olarak yer aldığı üzere laik bir hukuk devletidir. Anayasanın 14 üncü ve 24 üncü maddesinde açıkça belirtildiği üzere din ve inanç özgürlüğü dahil bütün hak ve özgürlükler, insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde asla kullanılamaz. Anayasanın 14 ve 24 üncü maddelerine aykırı eylemlere suç boyutuna varsın veya varmasın izin verilemez. Kaldı ki Hizb-ut Tahrir, şeriatı, her alanda islami devlet düzenini amaçlamaktadır. Bunu saklamamakta açıkça kendisi de ortaya koymaktadır. Bu amaç mevcut devlet düzeninin ortadan kaldırılması ile olanaklıdır. Şeriat zaten özünde zor olan, özgürlükleri yok eden, kurulması cebir ve şiddete dayanan bir sistemdir. Bunu amaçlayan bir örgüt, gerek kamu makamlarının sağladığı ortamla, gerek kamu makamlarının müdahale etmemesi gibi elde ettiği her türlü işbirliği ve olanakları, eylemlerini bu yolda gerçekleştirmektedir. Kamu makamlarının sunduğu güç ve olanaklar bile, örgüt için cebir ve şiddet unsurunu sağlamaktadır. Bu durum FETÖ konusunda açıkça yaşanmıştır. İslami örgütler yönünden konuya bakıldığında ve cebirin tanımı da yapıldığında, 2003 yılında Terörle Mücadele Yasasında yapılan değişiklik de bu konuda sonuca etki etmemektedir.

Anayasa Mahkemesi eleştirilebilecek bir kararla, Hizb-ut Tahrir’in terör örgütü olmadığını değil, “yeterli gerekçe olmadığını” belirterek ihlal ve yeniden yargılama kararı vermiştir. Tartışılan “silahsız bir terör örgütü olmayacağını” satır aralarında ifade etmek istemiştir. FETÖ’nün amacına ve yaşananlara bakıldığında silahsız bir örgüt olup olmadığı yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Yıllar önce terör örgütü olduğu söylendiğinde, amacına da bakıldığında faaliyetleri yasaklanmamıştır. Hizb-ut Tahrir de, yapısında, amacına ve yaşananlara bakıldığında kuşkusuz faaliyetleri yasak olmasına bir terör örgütü olmasına rağmen ayrıca silahlı da bir terör örgütüdür. Örgütün sorumluluk doğuran eylemleri geriye doğru zamanaşımı süresi içinde 10 yıl sonra 20 yıl sonra her zaman ortaya çıkabilir. Zamanaşımının dolmadığı da bir durumda örgütün zor içeren eylemleri şimdi ortaya çıkmadı gibi Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarındaki bilgiler gibi bir değerlendirmeye dayanılması da, bu açıdan ayrıca yerinde olmamıştır. Ancak tekrar ifade edelim, yeniden yapılacak yargılamada mutlaka ortada bir suç yoktur şeklinde karar verilecektir anlamı asla çıkartılamaz. Söylenmek istenen bir terör örgütü de olsa, hukuk gereği kararda, gerekçe gösterilmesi gereğidir. Ben okuduğumu böyle anlıyorum. Başka türlü de anlaşılabilir değil. Hukukçuların başka türlü de anlayabilmesi olanaklı değil.

Terör örgütü niteliğinde olmayan herhangi bir oluşumun girişimin, hilafet ve şeriat amaçlı olarak din ve vicdan özgürlüğünü, temel hak ve özgürlüğünü kullanabilmesi, Anayasanın 14 üncü maddesi uyarınca zaten söz konusu değildir. Aksi yorumlar, Hizb-ut Tahrir’in suç olmaktan çıkması bir yana, hilafet ve şeriat amaçlı toplantıların da bu amaca yönelik örgütlenmelerin de serbest olduğu gibi hukuksal gerçekle bağdaşmayan durumlara yol açılır. Anayasanın 2 nci ve 14 ncü maddeleri var olduğu sürece, hilafet ve şeriat amaçlı ne toplantı ne örgütlenme serbestisi düşünülebilir.

Amuran: Kuşkusuz yargı kararlarının objektif, bilimsel eleştirisi yapılabilir. Ancak siyaseten yapılan her eleştiri, adalete ve yargıya olan güveni sarsmaktadır. Daha da önemlisi hukuk güvenliğini zedelemektedir. Bu nedenle siyasetçilerin yargı kararlarındaki eleştirilerinde daha da duyarlı davranmaları gerekmez mi?

Eminağaoğlu: Yargı kararları belirttiğiniz gibi elbette eleştirilemez değişemez kararlar değildir. Yargı kararları içinde kural olarak hem hukuksal denetim yolları hem de objektif ve bilimsel eleştiri yapılması olanaklıdır.

Mahkemelerin bağımsızlığını konu alan Anayasanın 138 inci maddesinde, mahkeme kararlarına uyulması ve bu kararların gereğinin yerine getirilmesi açıkça belirtilmektedir. Hele de iktidar gücünü elinde bulunduranlarca yapılan eleştiriler, yargı bağımsızlığı konusunda yaşanan sorunlar da gözetildiğinde, yargının iktidarın beklentilerine göre biçimlenmesine, ona göre karar vermesine yol açmaktadır.

Yaşananlara ve buna göre değişen yargı kararlarına, örneğin en çarpıcı olarak OHAL KHK’larının Anayasa Mahkemesince denetimi konusunda, anılan mahkemenin geçmiş kararlarından dönerek bu KHK’ları denetleyemeyeceği yolunda karar vermesi gibi bir çok olay ve karara bakıldığında, bu durum açıkça görülmektedir. Bu da yargının hukukun üstünlüğünü değil, iktidarın yani gücün hukukunu gözeterek hareket ettiği eleştirilerine zemin yaratmakta, haklılık kazandırmakta, yargıya olan güveni zedelemektedir.

Bugüne kadar yaşanmadık biçimde siyasi iktidarın, Danıştay’a and konusundaki karardan dönülmesi yolunda yapmış olduğu üstelik devam eden davadaki açıklamalar ise, bir eleştiri, bir istek, bir baskıyı da değil, bunları da aşan, yargıya açıkça emir verme boyutuna varan bir davranıştır ki asla kabul edilemez.

Bugün ülkemizde yargıya olan güven olabildiğince alt düzeylerdedir. Bu nedenle başta siyasiler olmak üzere herkesin yargı kararlarının eleştirisi konusunda bunları gözetip, duyarlılık içinde hareket etmeleri gerekmektedir.

Amuran: Sizinle zaman zaman doyurucu hukuk söyleşileri yaptık. Hukuk adalet yargı üzerine konuşacak başka konular da var. Onları ilerde değerlendirmek umuduyla bugünkü açıklamalarınız için teşekkür ediyoruz.

Eminağaoğlu: Bu söyleşi olanağı ve duyarlılığınız için ben size çok teşekkür ediyorum. Sizlerin aracılığı ile halkımıza ve okuyanlara en iyi dileklerimi, selam, sevgi ve saygılarımı iletiyorum.

Nurzen Amuran

Odatv.com